Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Birleşmiş Milletler 67. Genel Kurulu’na Hitabı, 28 Eylül 2012, New York

Sn. Ahmet Davutoğlu 28.09.2012
Sayın Başkan,

Sayın Genel Sekreter,

Ekselansları,

Saygıdeğer Delegeler,

Öncelikle, değerli dostum Sayın Vuk Jeremic’i, 67. Genel Kurul Başkanlığına seçilmesinden dolayı tebrik etmek istiyorum.

Kendisinin, üstün liderlik becerileriyle, BM’nin içinden geçtiği bu önemli dönemde, Genel Kurulun zorlu mesaisine büyük katkıda bulunacağına inanıyorum.

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Sizinle açık yüreklilikle ve temsil ettiğimiz halkların diliyle konuşmak istiyorum.

Her sene BM’de, insanlığın barış, güvenlik ve uluslararası düzen arayışının vücut bulduğu bu forumda bir araya geliyoruz.

Karşı karşıya olduğumuz zorlu sınamalar hakkında görüş alış-verişinde bulunuyor ve bunların üstesinden gelme konusundaki kararlılığımızı ifade ediyoruz.

Birçok konuda tek sesle konuşuyoruz, ancak çoğu zaman birlik içinde harekete geçmekte başarısız kalıyoruz.

Örneğin, donmuş ihtilafların çözümü konusundaki kararlılığımızı sürekli tekrarlıyoruz. Ancak bu ihtilafların çözümde ilerleme sağlanamamaktadır.

Nitekim, hepimiz Filistin sorununda iki devletli çözüm formülüne olan desteğimizi bugüne kadar birçok defa kuvvetle vurgulamış ve bu yönde sayısız karar kabul etmiş bulunuyoruz. Ancak hala bağımsız Filistin devletinin bu yüce kurulda eşit bir üye olarak yer alacağı günü bekliyoruz.

Keza, Yukarı Karabağ sorununa Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü içinde bir çözüm bulunması gereğini her defasında dile getiriyoruz. Ancak, son 20 yıl içinde bu yönde atılmış somut tek bir adım bile bulunmamaktadır.

Aynı şekilde, Kıbrıs sorunu yarım yüzyıldır çözümsüz kalmaya devam etmektedir. Uluslararası toplumun tümü tarafından desteklenen 2004 tarihli BM Çözüm Planı’nın üzerinden dahi neredeyse 10 yıl geçmiş bulunmaktadır.

Ancak, Kıbrıs Türkleri halen uluslararası bir tecride tabi tutulmakta ve BM Çözüm Planı’na verdikleri desteğin bir karşılığıymış gibi, haksız ve yasadışı bir ambargoya maruz bırakılmaktadır.

Esasen vermek istediğim mesaj çok açık: Mevcut sorunlara çözüm bulmak bir yana, etrafımız her sene yeni ihtilaf ve sınamalarla kuşatılmaktadır.

Teröristler acımasızca saldırmaya ve masum insanların canlarını almaya devam ediyorlar. Buna rağmen, terörizm melanetine karşı halen etkin bir uluslararası işbirliği ve dayanışma gösterilememektedir.

Bugün aynı zamanda, bazı devletler, devlet terörü uygulamakta, bizzat korumakla sorumlu oldukları masum vatandaşlarının hayatlarına kıymakta, ancak hiçbir cezayla yüzleşmemektedirler.

Hepimiz, insan hayatının kutsal olduğuna gönülden inanıyoruz. Kim olursa ve nerede olursa olsun, her insan için yaşam en değerli, en kutsal haktır.

Ancak, bugün dünyanın her tarafında milyonlarca kişi, halen yoksulluk içinde ve baskı altında yaşıyor. Temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan bu insanlar, kimseye reva göremeyeceğimiz en zor şartlarda hayatlarını sürdürüyorlar.

Ortak vicdanımızı teskin etmek için, her yıl bu insanların çektikleri acıların hafifletilmesine yardımcı olacağımız vaatlerinde bulunuyoruz. Ancak, sözlerimizin arkasında duracak etkin adımları atmıyoruz.

Neticede, bizler sürekli ümitle yaşıyoruz. Zira, biz insanoğulları, ümidin çocuklarıyız. Bizim için ağaran her gün, doğan her güneş, ve yeşeren her bahar yeni bir ümidin başlangıcını simgelemektedir.

Bizler barışı arzuluyor ve barışı idealleştiriyoruz. Zira, barış, neticede tabiatımızın gereğidir.

İnsanlık ise bizlerden, ulusların liderlerinden, halklarımızı gerçek barışa kavuşturmamızı bekliyor.

Ancak biz, temsil ettiğimiz halkların beklentilerini karşılamaktan çok geri kalıyoruz.

Eğer bir mülteci kampında veya dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi açık hava cezaevlerinde yaşamak zorunda kalan masum çocuklara gelecek için bir ümit ve huzur sunamayacaksak, gerçek barışa ulaşma şansımız nedir?

Bir çocuk, aşırı yoksulluk ve zulümle dolu bir mülteci kampında, ya da mahallede dünyaya gözlerini açmak zorunda kalıyorsa; ebeveynler geride yıkılmış evler, yetimler ve dullar bırakıyorsa; bu insanların umutsuzluk ve karamsarlığa düşmesini nasıl önleyebiliriz?

Suriye’de, Somali’de, Filistin’de, Afganistan’da, Myanmar’da ve başka bir çok yerde yaşayan insanların haklarını kendimizinkiyle eşit görmediğimiz takdirde, özgürlük ve adaletten nasıl bahsedebiliriz?

Eğer en temel insan hakları, siyasi güç hesapları için feda ediliyorsa, hatta BM Güvenlik Konseyi’ndeki bir avuç ülke arasında pazarlık konusu yapılıyorsa, evrensel insan hakları ve güvenlik nasıl sağlanabilir?

BM’yi kuranların, bu örgütü oluştururken hayal ettikleri evrensel ilkeleri korumak için harekete geçmekte yetersiz kalıyorsak, BM bayrağının ümidi temsil ettiğine ve geleceklerinin ve güvenliklerinin teminatı olduğuna insanları nasıl inandırabiliriz?

Eğer, kuvvet kullanımı sınırsız bir araç olarak kabul ediliyorsa;

Eğer, ayrım gözetmeden gerçekleştirilen saldırılar ve kolektif cezalandırma, Suriye’de her gün ve her gece olduğu gibi, gaddar rejimlerin elinde, kendi vatandaşlarına karşı kullandıkları bir silah haline geliyorsa;

Eğer, nerede olurlarsa olsunlar, masum insanların feryatlarını duymuyor ve gereken adımları atmıyorsak;

Ve eğer, bu zalim rejimleri adalete ve hukukun üstünlüğüne teslim olmaya zorlayamıyorsak, uluslararası barış ve güvenliği nasıl sürdürebiliriz?

Bu zorlukların üstesinden gelmek için yürüttüğümüz çalışmalarda etkisiz kalmaya devam ettiğimiz müddetçe, Birleşmiş Milletlerin kurucularının hayal ettikleri barış dolu bir dünya fikri hayata geçirilemeyecektir.

Unutmamalıyız...

Harekete geçmekteki aczimiz, şehirlerini, köylerini yıkmaya, vatandaşlarını katletmeye, medeni dünyayla ve Birleşmiş Milletlerle alay etmeye devam eden diktatörlerin ve yıkıcı rejimlerin elinde bir silaha dönüşmektedir.

İnsani bir krize çare bulmaktaki başarısızlık, hepimizin ortak vicdanını sarsar.

Daha kötüsü, bu konudaki ataletin, neticede, diktatörleri ve saldırgan rejimleri kuvvetlendiriyor ve insanlığa karşı suçların işlendiği şer ittifaklarının oluşmasına yol açmasıdır.

Bir hususta kesinlikle hataya düşmeyelim:

Zalime gösterilen merhamet, zulüm gören halklara yapılabilecek en merhametsizliktir.

O zaman soruyorum:

Hemen şimdi değilse, ne zaman birlik ve beraberlik içinde hareket edeceğiz?

Eğer Birleşmiş Milletler değilse, kim liderlik gösterecek?

Şayet biz değilsek, masum sivilleri koruma sorumluluğunu kim üstlenecek?

Ve biran için kendimizi bu insanların yerine koyalım, gerçek bir geleceği nasıl hayal dahi edebiliriz?

Saygıdeğer Delegeler,

Geldiğimiz noktada, güçlü, etkin ve güvenilebilir bir BM’ye ihtiyacımız olduğuna şüphe yoktur. Bu amaçla, uzun süredir ihmal edilen BM reformu konusuna artık el atmalı ve bu örgütü amacına uygun hale getirmeliyiz.

BM’nin çalışma yöntemleri ve yapısı dünyanın bugünkü gerçekleriyle uyumlu değildir.

Öncelikle, uluslararası barış ve güvenliğin muhafazasından sorumlu BM Güvenlik Konseyi’nin daha işlevsel, temsil gücü yüksek ve etkin bir niteliğe kavuşturulması gerekmektedir.

Konsey, dünyanın gerçek ihtiyaçlarına cevap vermelidir.

Güvenlik Konseyi’nin, 21. yüzyılda hepimizin karşılaşacağı muazzam sınamalar karşısında anlamını yitirmemesinin tek yolu budur.

Bu hususlarda, vicdanlarınıza bu kadar açık bir şekilde seslenebiliyorum, zira Türkiye’nin Afganistan’dan Somali’ye, Suriye’den Yemen’e, Libya’dan Bosna’ya, EAGÜ’lerle işbirliğinden Medeniyetler İttifakı ve Barış için Arabuluculuk girişimlerine kadar, birçok konuda başarılı bir sicili bulunmaktadır.

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Şimdi, uluslararası toplum için halen büyük güçlük arz eden bazı spesifik konular hakkındaki görüşlerimizi ifade etmek istiyorum.

Öncelikle, İslam’a ve Hz. Muhammet’e (AS) yönelik son saldırıların açık bir provokasyon olduğunu vurgulamak isterim. Bu saldırılar, halkları ve ulusları birbirine düşürme amacından başka bir niyet taşımamaktadır.

İslam’ın veya başka inançların en kutsal değerlerini karalamak yönündeki bu art niyetli çabaları en güçlü şekilde tel’in ediyoruz.

Müslümanlara ve diğer dinlerin mensuplarına yönelik nefret ve ayrımcılığı teşvik eden her türlü hareketi kınıyoruz.

Maalesef, İslamafobi yeni bir ırkçılık türü haline gelmiştir.

Bu itibarla, bu olguya artık ifade özgürlüğü kisvesi altında göz yumulamaz.

Özgürlük anarşi demek değildir. Özgürlük sorumluluk demektir.

İslamafobinin amacı açık ve basittir:

Dünyadaki milyonlarca barışsever Müslümandan soyut ve hayali bir düşman yaratmak gayesini taşımaktadır.

Maalesef, birçok kişi, genellemeleri, klişeleri ve önyargıları hakikat olarak kabul ederek, farkına varmadan İslam düşmanı haline gelmektedir.

Ancak, hiçbir gündemin, hiçbir tahrikin, hiçbir saldırının ve nefreti teşvik eden hiçbir eylemin, İslam’ın aydınlık yüzünü karartmaya gücü yetmeyecektir.

Öte yandan, Libya’daki ABD Büyükelçisi dahil, birçok ülkede can kayıplarına yol açan her türlü provokasyon ve şiddeti de aynı şekilde kınıyoruz.

Hayatını kaybedenler için en içten başsağlığı dileklerimizi iletiyorum.

Masum insanlara yönelik şiddet, hiçbir koşul altında mazur görülemez.

Bu tür eylemler, kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, İslam’ın ruhuna, özüne ve mesajına ihanet anlamına gelmektedir.

Ancak, son olaylar, sadece Müslümanları değil, tüm inançların ve dinlerin mensuplarını kaygılandırması gereken çok daha ciddi bir soruna işaret etmektedir.

Bu bağlamda, dinleri ve mensuplarını karalayan eylemlerdeki kaygı verici artış, artık uluslararası barış ve güvenliği ciddi şekilde tehdit etmektedir.

Bu nedenle, tüm dinlerin ve mensuplarının tahkir edilmesinin bir nefret suçu olarak kabul etmesinin zamanı gelmiştir. Bu doğrultuda süratle gerekli tedbirleri almamız gerekmektedir.

Kaderimizi küresel barışa zarar veren pervasız tahriklere karşı savunmasız bırakamayız ve bırakmayacağız.

Bir yandan ifade özgürlüğünü korurken, aynı zamanda dinlere saygı gösterilmesini sağlayacak ve insanların inançlarına kasıtlı olarak hakaret edilmesini önleyecek evrensel bir politikayı ve gerekli yasal araçları oluşturmamız gerekmektedir.

Bu yöndeki çözüm keyfi olmamalıdır. Bir inancı, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddete yol açmak amacıyla karalayanların üzerinde odaklanmalıdır.

Bir bireyin veya bir grubun ifade özgürlüğünü korumak ile diğerlerinin nefrete veya duygusal, psikolojik ve tahriksel şiddete hedef olmama hakkını korumak arasında bir denge bulmalıyız.

Dolayısıyla, bu kürsüden, uluslararası camianın bütün üyelerine, dinlerin ve mensuplarının karalanmasını, aşağılanmasını da içerecek şekilde, her türlü nefret suçuyla mücadelede gerekli araçları tesis etmeleri yönünde kuvvetli bir çağrıda bulunuyorum.

BM’nin bu çabalara öncülük etmesi ve bu yönde gerekli uluslararası hukuki çerçeveyi oluşturması gerekmektedir.

Biz, Türkiye olarak, bu hedefin aktif takipçisi olacağız ve uluslararası örgütler ve bizimle aynı düşünen ülkelerle birlikte, İslamofobi ve her türlü nefret suçuna karşı yeknesak ve etkin bir duruş sergileyeceğiz.

Diğer taraftan, diplomatların emniyet, güvenlik ve korunmalarının sağlanması ihtiyacının da bilinci içindeyiz. Son 40 yıl içerisinde, Türk ulusu 33 diplomatını ASALA terörizmine kurban vermiştir.

Bu itibarla, Birleşmiş Milletlere, diplomatların korunması konusuna yeni bir anlayışla yaklaşması çağrısında bulunuyoruz.

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Suriye halkı, bütün ortak değerlerimizin hilafına, son 18 aydır Şam’daki dikta rejiminin vahşi zulmü karşısında acı çekmektedir.

Rakamlar herşeyi çok açıkça ifade etmektedir. Bugüne kadar 30 binden fazla insan ölmüş, yaklaşık 300 bin Suriyeli, Türkiye dahil komşu ülkelere kaçmış, bir milyondan fazlası da ülke içinde evlerinden edilmiştir.

Maalesef, bu insanlık trajedisi, birçokları için, sadece bir istatistik haline dönüşmüştür.

Peki uluslararası camia bu katliamı durdurmak için bugüne kadar ne yaptı?

Kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey…

Halen masum insanların hayatlarını kurtarmaya yönelik tek bir etkin adım bile atılmamıştır.

Srebrenitsa ve Halepçe’de yapılan hataların, 20 sene sonra, bu defa da Suriye’nin şehirlerinde bir hortlak gibi dolaşıyor olduğunu görmek gerçekten de utanç verici.

Güvenlik Konseyi’nin Suriye’deki rejimin uyguladığı şiddeti sonlandırmayı başaramamış olmasının sebepleri tartışılabilir.

Ancak, Güvenlik Konseyi’nin uluslararası camianın ortak vicdanına uygun hareket etmemesinin hiçbir açıklaması olamaz.

Konsey, temel görevi olan uluslararası barış ve güvenliğin devamı konusundaki sorumluluğu artık yerine getirmelidir.

Kabul etmeliyiz ki, Konsey’in harekete geçmekteki aczi, Suriye’deki gaddar rejimin daha fazla insanı öldürmesini teşvik etmektedir.

Eğer Güvenlik Konseyi, uluslararası toplumun Genel Kurul’da üçte ikiden fazla bir çoğunlukla kabul edilen kararlara yansıyan vicdanına kulak vermez ve harekete geçmezse, Suriye halkının çığlıklarına kim karşılık verecektir?

Uluslararası toplum daha ne kadar bu insanlık dramının devamına izin verecektir?

Suriye halkını koruma sorumluluğu, temel görevimizdir.

Hiçbir siyasi farklılık, hiçbir siyasi güç hesabı, hiçbir jeopolitik kaygı, Suriye halkının geleceği için duyduğumuz kaygının ve vicdanımızın önüne geçmemelidir.

Daha da önemlisi, Suriye’deki durumun bölgesel barış ve güvenlik için ciddi bir tehdit haline dönüşmeye başladığını görmeliyiz.

Suriye rejimi, Suriye halkının meşru mücadelesini tüm bölgeyi ateşe atacak bir mezhep çatışmasına dönüştürmek için her türlü aracı kullanmaktadır.

Ve maalesef, rejimin bu şiddet kampanyasına devam etmesine ne kadar müsaade edilirse, bunun korkunç sonuçlarının engellemek de o kadar zor olacaktır.

Bu nedenle, BM Güvenlik Konseyi’nin, Genel Kurul’un gösterdiği yönde hareket geçmesinin zamanı artık gelmiştir.

Suriye halkının emniyet ve güvenliğini biran önce sağlayacak bir çözüm bulunmalıdır.

Yeni ve demokratik Suriye’nin oluşmasını sağlayacak sağlıklı geçiş sürecini uygulamaya koyacak çözüm biran evvel bulunmalıdır.

İktidardaki rejim, yerini ülkeyi serbest ve adil seçimlere götürecek bir geçici Hükümete bırakmalıdır.

Suriye halkı, meşru ve temsili bir hükümete sahip olma hakkı ile geleceği için yürüttüğü bu mücadelede, desteğimize ve dayanışmamıza ihtiyaç duymaktadır.

Türk halkı, Suriyeli kardeşlerinin, meşru mücadelesinde onların yanında yer almıştır ve halihazırda evi bildikleri Türkiye’ye sığınan 90 bin yerlerinden olmuş Suriyeliye sahip çıkmaktadır.

Bir kez daha altını çizmek istiyorum:

Krizin başından bu yana, Suriyeli kardeşlerimizin bu en zorlu dönemlerinde yanlarında olmakta tereddüt etmedik, bundan sonra da etmeyeceğiz.

Sayın Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Ortadoğu’da gözlerimizin önünde uzun süredir yaşanan bir başka trajedi de Filistin sorunudur.

Bu Genel Kurul, Gazze’deki durumun kabul edilemez ve sürdürülemez olduğunu ısrarla tekrarladığımız dördüncü Genel Kurul’dur. Ancak bugüne kadar bu konuda hiçbir ilerleme olmamıştır.

Sonuç olarak, İsrail’in yasadışı ablukasının dördüncü yılında, Gazze halkı ve özellikle çocuklar, umutsuzluk, terk edilmişlik ve korku içinde yaşamaya devam etmektedirler.

BM’de bu hukuk dışı ablukanın kaldırılması yönünde çağrı yapan birçok karar kabul edilmiştir. Ancak İsrail bugün hala yasadışı politikasında ısrar etmekte ve böylece Gazze’de onulmaz acılara ve ıstıraba neden olmaktadır.

Aslında, İsrail’in bu tutumunu işgal edilmiş Filistin topraklarının tümünde görüyoruz.

İsrail, uluslararası toplumun ısrarlı tüm çağrılarına karşı, Filistin’deki yasadışı yerleşimlerini sürdürmekte ve barışçıl bir iki devletli çözüm ihtimalini bilerek baltalamaktadır.

Geçtiğimiz yıl Başkan Abbas Genel Kurul’da konuşup Filistin’in bağımsız bir devlet olarak tanınması hakkını beyan ettiğinde, tüm Kurul’un kendisini ayakta alkış yağmuruna tuttuğunu hatırlıyorum.

Ancak bugün, bu salonda halen eşit bir üye Filistin devletini ve bağımsız Filistin’in bayrağını göremiyoruz.


Bugüne kadarki hiçbir BM Kararı, Filistin’in bağımsız bir devlet olma yönündeki haklı davasına hizmet etmemişken, Filistin halkını uluslararası toplumun iki devletli çözüm konusunda ciddi olduğuna nasıl ikna edebiliriz?

Bir gün bu salonda bağımsız Filistin bayrağının dalgalandığını göreceğiz.

Türkiye, Filistin halkının devlet olma, onurlu ve barış içinde yaşama hakkını desteklemeye devam edecektir.


Sayın Başkan,

Değerli Konuklar,

Tüm dünyanın ilgisi haklı olarak Orta Doğu’ya yoğunlaşmışken, başka yerlerde de ciddi insani trajediler yaşandığını unutmamalıyız. Ve hiçbir insanın acı çekmesine gözümüzü kapatmak gibi bir lüksümüz yoktur.

Haziran ayındaki ziyaretim sırasında bizzat müşahede ettiğim üzere, Rakhine bölgesindeki halk ve özellikle de Rohingya Müslümanları, ciddi şekilde insani yardıma ihtiyaç duymaktadır.

Myanmar’daki demokratikleşme süreci ve Hükümetin uluslararası toplumla işbirliği yapmaya hazır olduğu yönündeki açıklamaları bize bölge halkının acılarını dindirmek konusunda önemli bir fırsat penceresi sunmaktadır.


Sayın Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Sözlerime son vermeden önce, adil ve kalıcı bir çözüm yönünde ivedilikle somut adımlar atılması gereken bir başka uzun süreli ihtilafa değinmek istiyorum.

Kıbrıs sorunundan bahsediyorum.

Maalesef, 2008 yılında başlayan yeni müzakere turu Rumların uzlaşmazlığı ve siyasi irade eksikliği nedeniyle kilitlenmiştir.

Ve bugün, yarım yüzyıllık deneyime ve BM’de oluşan birikime rağmen, sorunun çözümü için halen net bir perspektif bulunmamaktadır.

Kıbrıslı Türkler, bugüne kadar, müzakerelerle ulaşılacak bir çözüme güçlü bağlılıklarını kanıtlamışlardır, ancak halen insanlık ve yasa dışı bir ambargoya tabi tutulmaya devam edilmektedirler.

Bu en basit deyimiyle bir adaletsizliktir.

Kıbrıslı Türkler, daha sonu belli olmayan bir süre boyunca, çözüm için açık bir perspektif ve takvim olmadan, bu oyunu sürdürmek zorunda bırakılmamalıdırlar.

Uluslararası toplum da Kıbrıs’ta olanlara tarafsız kalmamalıdır.

Neticede, sorunun devamı, bölge için ilave risk unsurları yaratmaktadır.

Ayrıca, Kıbrıslı Rumların adanın etrafında yürüttüğü tek taraflı petrol ve doğal gaz arama çalışmaları da mevcut riskleri daha da artırmaktadır.

Bu koşullar altında, BM şu anda yaptığından daha fazlasını yapmak zorundadır. Özellikle Güvenlik Konseyi statükoyu sürdürmek yerine, çözümü kolaylaştırmalıdır.

Bu doğrultuda bir zihniyet değişikliği şarttır. Çözüm arayan ve arzulayanlarla, bunu reddedenler arasında bir ayrıma gidilmelidir.

İki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyona sadece sözde bağlılık göstermek artık yeterli değildir. Çok geç olmadan harekete geçme zamanı gelmiştir.


Saygıdeğer Başkan,

Saygıdeğer Delegeler,

Sözlerime son verirken, konuşmamın başında söylediklerime geri dönmek istiyorum.

Bir BM Genel Kurulu’nun açılış oturumunun daha sonuna geldik.

Bir kez daha barışçıl ve müreffeh bir dünyaya yönelik arzumuzu ve bağlılığımızı dile getirdik.

Ancak bu yönde olumlu bir fark yaratabilmek, sözlerimizin ve taahhütlerimizin somut eylemlerle desteklenmesi halinde mümkün olabilir.

Gerçek bir barış idealine ulaşma yönünde attığımız her adım,

Hak ve adaleti korumak için harcadığımız her dakika,

Özgürlük ve insan hakları için gösterdiğimiz her çaba, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olabilmek için mücadele eden insanlara en büyük desteği teşkil edecektir.

Konuşmamın başında, eğer şimdi değilse, ne zaman diye sormuştum…

Bu yıl, bir fark yaratalım ve umarım önümüzdeki Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda aynı soruyu bir kez daha sormak durumunda kalmayalım.

Teşekkür ederim.